» Kût’ül-Amâre Kutlamalarını Kim Kaldırdı?  » Asker Üniformalı Gösteriye İnceleme  » Danıştay: İş Bırakma Sendikal Faaliyettir  » Ortaylı: “Müfredatı Hazırlayanlar Düşük”  » Kutlu Doğum Haftası Kaldırıldı mı?  » Kursiyerlere Ek Ders Ücreti Ödenecek mi?  » MEB: “Saatle İlgili Çalışmamız Yok”  » Eğitim Sen’den Pisa 2015 Raporu  » 2017 Nöbet Görevi Ücreti Artıyor  » Eğitim Sen: Diyarbakır’da Tüm Üyelerimiz Göreve Döndü  » Dersler Daha Geç Başlayacak  » 8 Kentte Kar tatili  » TBMM Genel Kurulunda Terör Kınandı  » Artvin’de ve Giresun’da Okullar Tatil  » O İlde Okullar Bir Gün Tatil Edildi  » Türkiye Okuduğunu Anlamıyor!  » 934 Öğretmen Daha Göreve İade Edilecek  » Türkiye PISA 2015’te Sınıfta Kaldı  » Eğitim İş MYK’dan Eğitim Sen’e…  » 2017’de Hangi Günler Tatil?  » MEB: Hababam Sınıfını İzleyin  » Ekmek ve Kirada Alım Gücü Geriledi  » 1500 Engelli Öğretmen Atanacak  » Eğitim İş: “Başkanlık Sistemine Hayır”  » Greve Ceza AİHM’den Döndü  » Üç Yeni Sınav Görevi  » “Tazminatlar Dayanışmaya Aktarılacak”  » Yeni EBA Yayında  » Türk Eğitim Sen: “Başkandan Memur-Sen’e Ayar”  » İlk ve Orta Dereceli Okullar Tatil Edildi 
Eğitim Haberleri

Üniversite Yönetimi ve Rektör Atamaları

A+  A- Üniversite Yönetimi ve Rektör Atamaları

Doç. Dr. Hakan MIHCI (Hacettepe Üniversitesi)

YÖK kurulduğundan bu yana Türkiye’deki üniversitelerde bir ortaoyunu oynanıyor. Oyunun adı rektör seçimleri. Adına aldanıp gerçekten bir seçim sürecinin yaşandığı düşünülebilir. Hatta buradan hareketle sürecin demokratik bir şekilde işlediği sanılabilir. Oysa yaşanan sürecin ne demokrasiyle ne de seçimle uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmamaktadır.

Aslında üniversitelerde demokratik süreçlerin işletildiği seçim süreçlerine rastlamak pek olası değildir. Sadece anabilim dallarına “kısmen” demokratik bir süreçle başkan seçilebilmektedir. Bunun da gerçekleşebilmesi için birden fazla profesörün aynı ana bilim dalında bulunması gerekmektedir. Öte yandan, ana bilim dalı başkanlığı sadece öğretim üyeleri tarafından seçilebilmekte, yani öğretim elemanlarının tümü seçim süreçlerine katılamamakta, seçilen başkan, dekan veya rektör tarafından görevden alınabilinmekte veya geçici sürelerle dekanlar ana bilim dalı başkanlıklarını bizzat kendileri yürütebilmekte veya başka bir öğretim üyesini dal başkanlığına atayabilmektedirler.

Benzer durum çok daha çarpıcı bir şekilde bölüm başkanlıkları için de geçerlidir. Bölüm başkanlığı bölüm kurulu (ana bilim dalı başkanları, bölüm başkanı ve bölüm başkan yardımcıları tarafından oluşur) görüşü alınarak tamamen dekanlık ve rektörlük tarafından atamayla gerçekleşebilmektedir. Başka bir deyişle, bölüm başkanlarının demokratik bir seçim süreciyle seçilme zorunlulukları bulunmamaktadır. Genellikle atama yoluyla göreve başlamakta ve kendilerine ve bölüm öğretim elemanlarına danışılmadan da bu görevden el çektirilebilmektedirler.

Dekanlar, enstitü ve yüksek okul müdürleri de seçimle değil rektörlük ataması ve YÖK onayıyla göreve başlamaktadırlar. Demokratik geçmişi bulunan bazı köklü üniversitelerde “eğilim yoklaması” adı altında dekanlık seçimleri yapılmaktadır. Ancak rektörlüğün elde edilen sonuçları açıklama veya bu sonuçlara göre dekanı atama gibi bir zorunluluğu bulunmamaktadır. Rektör tamamen kendisinin belirleyeceği bir adayı (Bu adayın aynı üniversitede çalışma zorunluluğu bile bulunmamaktadır) eğilim yoklamasına bile başvurmadan atama yetkisi bulunmaktadır. Örneğin Türkiye’nin saygın üniversiteleri arasında yer alan Hacettepe Üniversitesi’nin fakülte dekanları son yıllarda doğrudan rektör tarafından atanmaktadır. Benzer uygulama Türkiye’deki pek çok üniversitede geçerliliğini korumakta, dekanlar seçim yoluyla değil atama yoluyla göreve gelmektedir.

En küçük akademik birimden başlayarak üniversitelerdeki yönetim süreçlerinin ve yönetici belirlemelerinin demokratik olmayan bir yol izliyor olması, üniversitenin en üst yönetim birimi olan rektörlük yönetiminin belirlenmesinde de kendisini göstermektedir. Diğerlerinden farklı olarak, rektörlük seçimi en azından başlangıç aşamasında sanki demokratik bir sürecin işlemekte olduğu izlenimini vermektedir. Bu izlenimin ne kadar yanıltıcı olduğu ilerleyen aşamalarda anlaşılmaktadır. Seçim öncesinde rektör adayları tek tek ortaya çıkmakta, “projelerini” akademik birimlere anlatmakta, öğretim üyeleriyle yakın temasa geçmekte, onlarla yemekli toplantılar düzenlemekte, seçilmesi koşulunda sorunlarına çözümler üreteceği vaadinde bulunmakta; birikimli, deneyimli, hoşgörülü, anlayışlı ve demokratik bir görüntü vermeye çabalamaktadırlar. Adayların sıklıkla altını çizdikleri konulardan bir tanesi de üniversitenin gelir kaynaklarının arttırılacağı ve bu artıştan öğretim üyelerinin yararlandırılacağı vaadidir. Kendilerini giderek bir CEO gibi görmeye başlayan rektör adaylarının üniversiteyi dev bir şirket, öğretim elemanını çalışan, öğrenciyi de müşteri olarak algılaması kaçınılmaz hale gelmektedir.

Rektör adaylarının seçim öncesi ve sonrasında gözlenen keskin tutum farklılıkları bir yana, yaşanan sürecin demokratik bir seçim süreci olduğunu iddia etmek son derece yanıltıcı olmaktadır. Çünkü ortada gerçek anlamda bir seçim süreci bulunmamaktadır. Üniversitenin kendi içinde belirleyeceği profesör unvanına sahip altı aday YÖK’e iletilmekte; YÖK de bunların içinden üç adayı cumhurbaşkanına sunmaktadır. Bu aşamada en yüksek oyu alan üç adayın YÖK tarafından cumhurbaşkanlığına sunulma zorunluluğu bulunmamaktadır. Aynı şekilde cumhurbaşkanının da kendisine sunulan adaylar arasından keyfi bir seçim yapabilme ve üç adaydan birini atama yetkisi bulunmaktadır. Atanan kişinin üniversitedeki seçim sürecinde en yüksek oyu alan aday olma zorunluluğu bulunmamaktadır. Kuramsal olarak sadece bir oy almış bir adayın bile rektör olarak atanma olasılığı bulunmaktadır. Bu koşullar altında, rektörlük seçimi süreci demokratik olmaktan uzaklaşıp atamaya dönüşmektedir. Atama sürecinde de tercihler akademik yetkinlik, saygınlık ve liyakata dayalı olmaktan çıkmakta, YÖK’e ve egemen iktidar yapısına yakın olma gibi öznelliklerle belirlenir hale gelmektedir.

Demokratik olma izlenimi veren üniversitede yaşanan seçim sürecinin de ciddi eksiklikleri bulunmaktadır. Üniversite bileşenlerinin çok büyük bir kesimi seçim sürecinin tamamen dışında kalmaktadır. Rektörlük seçiminde sadece öğretim üyeleri, yani profesörler, doçentler ve yardımcı doçentler oy kullanabilmektedir. Öğretim elemanlarının önemli bir çoğunluğunu oluşturan öğretim görevlileri, okutmanlar ve araştırma görevlileri oy kullanamamaktadırlar. Akademik personelin dışında kalan diğer üniversite çalışanları da (İdari personel, işçiler, hizmetliler, sözleşmeli çalışanlar v.b.) rektörü belirleme aşamasında etkisizdirler. Öğrencilerin hiç bir şekilde rektörlük seçim sürecinde söz hakları bulunmamaktadır. Kısacası, üniversiteyi oluşturan kesimlerin sadece küçük bir bölümünün oylarıyla seçilme olasılığından hareket eden rektör adayları hedef kitle olarak öğretim üyelerine yönelmekte, geri kalan kesimleri sürecin başlangıcından itibaren dışlamaktadırlar.

YÖK düzeniyle birlikte üniversite rektörleri otoriter yetkilerle donatılmıştır. Tamamen keyfi ve baskıcı bir yönetim anlayışı ile anılmaktadır. Pek çok rektör, mahkeme kararlarını bile hiçe saymakta, 2747 sayılı Kanun’un tanıdığı yetkilerle öğretim elemanları, idari personel ve öğrenciler üzerinde otoriter devlet anlayışının denetim işlevini yerine getirmektedir. Özetle rektörler bugünkü haliyle YÖK’ün otoriter, gerici, piyasacı yönelimlerinin başlıca temsilcileri haline gelmişlerdir. Öğretim üyeleri arasından seçilen ve akademik gelenekler doğrultusunda eşitler arasında birinci ilkesine göre seçilmesi gereken ve üniversitede aşağıdan yukarıya doğru demokratik mekanizmalarla oluşturulan yürütme ve karar organları arasında eş güdüm sağlamakla sınırlı olması gereken rektörler, üniversite senatolarını ve diğer akademik kurulları göstermelik bir biçimde işleterek tüm kararlara egemen olmakta, atama yükseltme süreçlerinde sahip olduğu yetkilerle öğretim üyeleri üzerinde, YÖK düzeninin itaat üretme misyonunun taşıyıcısı olarak çalışmaktadırlar. Bundan dolayı rektör atamalarında da liyakat değil sadakat esas alınmaktadır.

Sonuç olarak, farklı iktidar dönemlerinde yaşanan rektör atama deneyimlerinden çıkartılan derslerle rektörler gerek atanma süreçlerinde gerekse atandıktan sonra asıl çabalarını YÖK sistemi üzerinde yoğunlaştırmakta, mevcut iktidarla uyumlu çalışabilecek bir yönetici profili çizmek için gerekli mesajları vermekten geri durmamaktadırlar. Farklı bir anlatımla, rektörler yüzlerini üniversite bileşenlerine, akademik yaşamın canlılığına, toplumsal sorumluluklara değil, egemen iktidar yapılarına, sermaye çevrelerine ve farklı güç odaklarına çevirmektedirler. Böylesi bir yönelişin üniversitelere huzur, demokrasi ve ilerlemeden çok kargaşa, kaygı, baskıcı bir rejim ve durgunluk getireceği; toplumdaki biat kültürünün ve otoriter anlayışların yaygınlaşmasına aracılık edeceği açıktır. O nedenle, YÖK sistemine karşı çıkanlara hak vermemek olanaksız gözükmektedir. (EVRENSEL / 20.07.2010)

Bu haber GÜNCEL, MAKALELER, Sosyo-Politik kategorisi altında 26 Temmuz 2010 tarihinde eklenmiştir. "Üniversite Yönetimi ve Rektör Atamaları" başlıklı haberimize yapılan yorumları RSS bağlantısı ile takip edebilirsiniz.

  1. mustafa

    Türkiyedeki rektörlerin çoğunluğu hangi dallardan seçilmektedir ?

  2. Ömer F. GÖZE

    Bunların dışında bir de, yeni kurulan üniversitelere rektör atanması meselesi var. Bilhassa yeni kurulan vakıf üniversitelerine nasıl rektör atandığını bilen var mı? Bir ara YÖK ilanla rektör adayı arıyordu? Şimdi ne oldu? Bu hususta herhalde bu yol da işlemiyor? Tamemen nepatist ilişkilerle ya da ahbap çavuş ilişkileriyle al gülüm – ver gülüm, oldu da bitti maşaallah diyerek mi atamalar yapılıyor? Sonuçta, “Garp cephesinde yeni bir şey yok” diyor ve Nilüfer’in Esmer günler şarkısını söylüyoruz: “Demek yine bana hüsran
    Bana yine hasret var
    Yine bana esmer günler düştü eyvah
    Yine bana hüsran bana yine hasret var
    Yine bana esmer günler düştü”. Saygılarımla.

Yorum yaz


Site içeriğini kaynak göstererek kullanabilirsiniz.
Haberlere yapılan yorumlar yorum sahiplerinin sorumluluğundadır, egitimciyiz.com sorumlu tutulamaz.
Bilgi
6